Trump’ın konuşmasında kurduğu denklem basittir: Komünizm eşittir insanların evini ve parasını almak. Oysa ABD’nin kendi verileri tam tersini göstermektedir. Milyonlarca boş konutun bulunduğu bir ülkede yüz binlerce insanın sokakta yaşaması asıl mülksüzleştirmenin çoktan gerçekleşmiş olduğunu ortaya koymaktadır.
ABD Başkanı Donald Trump’ın, 27 Temmuz’da Michigan eyaletindeki General Motors’un Milford Proving Ground Tesisinde otomobil tarifeleri üzerine yaptığı konuşma, salondan yükselen “Pedofil koruyucusu!” sloganıyla kesildi. Güvenlik görevlileri protestocuyu salondan çıkarırken Trump, tepki göstereni “komünist” ilan etti ve “Artık komünistlere karşı yarışıyoruz. Bu çılgınlık. Komünistler insanların evini, parasını almak istiyor” sözleriyle yanıt verdi. Trump’ın son dönemde özellikle Zohran Mamdani üzerinden sıkça tekrarladığı bu söylem, elbette tesadüfen kurulmuş değildir.
Egemen sınıfın kendi mülkiyetini toplumun ortak çıkarı, ona yönelen her tehdidi ise “yağma”, “delilik”, “tehlike”, “anormallik” kalıplarına hapsetme refleksidir bu. Nitekim, Engels bu refleksi 1848’de zaten teşhis etmişti: “Özel mülkiyeti ortadan kaldırma niyetimiz karşısında dehşete kapılıyorsunuz, oysa özel mülkiyet sizin mevcut toplumunuzda nüfusun onda dokuzu için zaten ortadan kalkmıştır; birkaç kişi için varoluşu, tamamıyla, bu onda dokuzun ellerinde var olmayışından ötürüdür. Demek ki, siz bizi, varlığının zorunlu koşulu toplumun büyük bir çoğunluğunun mülksüzlüğü olan bir mülkiyet biçimini ortadan kaldırmaya niyetlenmekle suçluyorsunuz. Elbette; bizim niyetimiz de zaten budur.”
Bugün Amerika’da kendisi de bir milyarder olan ve silah tekellerinin siyasi temsilcisinin kürsüden “Evlerinizi, paranızı almak istiyorlar” diye bağırması, bu 177 yıllık tespitin ete kemiğe bürünmesinden başka bir şey değildir. Öyleyse soralım: Kimin evi, kimin parası, hangi emeğin ürünü?
ABD Konut ve Kentsel Gelişim Bakanlığının (HUD) yıllık sayımına göre, 2024’ün ocak ayında 771 bin 480 kişi evsizdi ve bu, 2023’e göre yüzde 18 artışla kayıtlara geçen en yüksek rakamdı. Aynı ülkede, aynı yıl, Sayım Bürosunun verilerine göre yaklaşık 15.1 milyon konut ise boşta duruyordu. Yani ülkenin konut stokunun yüzde 10.3’ü. Yani her bir evsiz kişiye karşılık ülkede yaklaşık 20 boş konut var. Bu dahi, “Yeterli konut yok” yalanının ekonomi politiğini tek cümlede çürütür niteliktedir: Sorun arz değil, kapitalist mülkiyet ilişkileridir.
Servet tarafında tablo daha da çıplaktır. 2025’in üçüncü çeyreğinde, ABD’de en zengin yüzde 1’lik kesim toplam servetin yüzde 31.7’sine sahipti. Bu veri ise Fed’in 1989’dan beri tuttuğu kayıtların en yüksek oranı. Aynı kaynağa göre, bu yüzde 1’in elindeki servet, nüfusun yüzde 90’ının toplam servetine neredeyse eşitti. Öte yandan, 66 milyon hane servetin yalnızca yüzde 2.5’ine denk düşen bir payla yetinmek zorunda. Engels’in “Mülkiyet zaten onda dokuz için ortadan kalkmıştır” tespiti, 2026’da Fed’in kendi istatistiğinde kristalize olmuştu.
Burjuva ideolojisi mülkiyeti doğal, ezeli ve ebedi bir hak olarak sunar. Sanki sermaye ağaçtan düşer gibi, sanki fabrika sahibinin banka hesabındaki rakam onun alın terinin karşılığıymış gibi… Oysa kapitalist üretim tarzının işleyişi bambaşkadır. İşçi, kapitaliste iş gücünü satar. Kapitalist ise işçiye, onun gün boyunca ürettiği değerin tamamını değil; yalnızca ertesi gün yeniden çalışabilmesini sağlayacak geçim maliyetini ücret olarak öder. Fakat işçi, aldığı ücretin karşılığından çok daha fazla değer üretir. İşte ücret ile işçinin yarattığı değer arasındaki makas, Marx’ın “artı değer” dediği şeydir. Sermayenin kaynağı da tam olarak bu karşılığı ödenmeyen emektir. Burjuva ideologları bunu “İki özgür taraf arasında yapılmış bir sözleşme” olarak sunar. Ancak bu sözleşmenin özgürlüğü kağıt üzerindedir. Nitekim üretim araçlarından yoksun bırakılmış işçinin yaşayabilmek için iş gücünü satmaktan başka gerçek bir seçeneği yoktur.
Dolayısıyla sermaye, doğuşundan itibaren birikmiş ölü emektir. Marx’ın deyişiyle “Tepeden tırnağa her gözeneğinden kan ve pislik damlayarak” dünyaya gelmiş bir toplumsal ilişkidir. Fabrika, arsa, hisse senedi, marka değeri… Bunların hepsi bir yerde, bir zamanda, birileri tarafından harcanmış ama karşılığı ödenmemiş emeğin donmuş halidir. Ezcümle Trump’ın kürsüden savunduğu “mülkiyet”, gökten zembille inmemiştir; o mülkiyetin kaynağında ücretli emeğin sömürüsü, tarihsel olarak da müşterek toprakların çitlenmesi, yağma, katliam, “ilkel birikim” vardır. Sermayenin “ilk günah”ı, liberal …