Çeviren: Scianus

MİHAİL BAKUNİN

, on dokuzuncu yüzyılın devrimci şahsiyetleri arasında eşsiz bir yere sahiptir. Bu sıra dışı insan, aynı kişilikte pek ender rastlanır biçimde, cesur bir toplumsal-felsefi düşünürü ile eylem adamını bir araya getirmişti. İnsan toplumunun herhangi bir alanını dönüştürmeye imkân verecek en küçük fırsatı dahi değerlendirmeye daima hazırdı.

Ne var ki, 1871 Paris Komünü’nün yenilgisinden sonra onun coşkun ve ateşli eylem arzusu bir nebze yatıştı; nihayet 1874’te Bologna ve Imola ayaklanmalarının başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, ölümünden iki yıl önce siyasî faaliyetlerden bütünüyle çekildi. Uzun zamandır mücadele ettiği hastalıklar, zaten güçlü bünyesini ciddi biçimde yıpratmıştı.

Lâkin onu bu karara sevk eden yalnızca bedenî kuvvetlerinin giderek tükenmesi değildi. Bakunin’in, sonraki hadiseler tarafından defalarca doğrulanan siyasî öngörüsü, 1870-71 Fransız-Prusya Savaşı’nın ardından yeni Alman İmparatorluğu’nun doğuşuyla birlikte Avrupa tarihinde bambaşka bir devrin açıldığına işaret ediyordu; ona göre bu yeni dönem, Avrupa’nın toplumsal gelişimi bakımından felaket getirecek ve toplumun sosyalizm ruhuyla yeniden doğuşunu hedefleyen bütün devrimci teşebbüsleri uzun yıllar boyunca felce uğratacaktı.

Dolayısıyla onun mücadeleyi bırakışı, hastalıktan harap düşmüş yaşlı bir adamın ideallerine olan inancını yitirmesinden kaynaklanan bir hayal kırıklığı değildi. Bilakis, savaşın doğurduğu yeni şartlarla birlikte Avrupa’nın, 1789 Büyük Fransız Devrimi’nin meydana getirdiği geleneklerden köklü biçimde kopan ve yerini şiddetli bir gericilik dönemine bırakan yeni bir tarihî safhaya girdiğine inanıyordu. Bu bakımdan Bakunin, Avrupa’nın geleceğini çağdaşlarının büyük çoğunluğundan çok daha isabetli değerlendirmişti. Yanıldığı nokta, bütün Avrupa’yı askerîleştiren bu yeni gericilik döneminin ne kadar süreceğine dair tahminiydi; lâkin mahiyetini kavramakta hiç kimse onun kadar isabetli değildi. Bunu, 11 Kasım 1874 tarihinde dostu Nikolay Ogaryov’a yazdığı dokunaklı mektupta açıkça görmek mümkündür:

“Bana gelince sevgili dostum, ben de bu defa nihayet bütün fiilî faaliyetlerden vazgeçtim ve aktif mücadeleyle olan bütün bağlarımı kopardım. Her şeyden önce, içinde bulunduğumuz zaman buna kesinlikle elverişli değildir. Bismarckçılık; yani militarizmin, polis idaresinin ve mali tekelin yeni devletçiliğe özgü tek bir sistem içinde birleşmiş hâli, her şeyi fethetmektedir. Belki de önümüzdeki on yahut on beş yıl boyunca insanlığa yönelmiş bu kudretli ve bilimsel inkâr hükmünü sürdürecektir. Bununla, bugün yapılacak hiçbir şey kalmadığını söylemek istemiyorum; lâkin yeni şartlar yeni yöntemler, her şeyden önce de taze kan gerektiriyor. Ben artık yeni mücadelelere elverişli olmadığımı hissediyorum ve yürekli Gil Blas’ın bana, ‘

Plus de homélies, Monseigneur

!’ [Artık vaaz yeter, Monsenyör!] demesini beklemeden görevimden çekiliyorum.”

Bakunin, adını bütün dünyaya duyuran iki büyük devrimci dönemin başlıca simalarından biri olmuştur. Max Nettlau’nun da belirttiği üzere, 1847 yılının Kasım ayında Polonya Devrimi’nin yıl dönümünde yaptığı cesur konuşmada yaklaşmakta olan fırtınayı önceden haber vermişti. Nitekim 1848 Şubat Devrimi Fransa’da patlak verdiğinde derhal Paris’e gitti ve devrimci hadiselerin tam ortasında, muhtemelen hayatının en mutlu haftalarını geçirdi. Lâkin kısa zamanda şunu da kavradı ki, Fransa’da zafere ulaşan devrim, Avrupa’nın dört bir yanında hissedilen isyan havası sebebiyle kaçınılmaz olarak başka ülkelere de yayılacak; bu sebeple bütün devrimci unsurları ortak bir hedef etrafında birleştirmek ve onların parçalanmasını önlemek hayati bir önem taşıyacaktı; zira böyle bir dağılmanın yalnızca pusuya yatmış karşıdevrime yarayacağını biliyordu.

Bakunin’in olayları önceden sezme kudreti, o dönemin genel devrimci ufkunun hayli ilerisindeydi. Bunu, Nisan 1848’de P. M. Annenkov’a yazdığı mektupta ve bilhassa aynı yılın Ağustos ayında Alman şairi dostu Georg Herwegh’e gönderdiği mektuplarda açıkça görmek mümkündür. Bununla birlikte, daha yüksek hedeflere yönelmeden önce mevcut şartların hesaba katılması ve büyük engellerin ortadan kaldırılması gerektiğini kavrayacak siyasî basirete de sahipti.

Berlin’deki Mart Devrimi’nin hemen ardından Bakunin Almanya’ya geçti. Buradaki amacı, Polonyalılar, Çekler ve diğer Slav halkları arasındaki çok sayıdaki dostuyla temas kurmak; onları Batı Avrupa ve Alman demokrasisiyle eşzamanlı olarak genel bir ayaklanmaya teşvik etmekti. Ona göre …